11 Şubat 2018 Pazar

Yabancılaşmak

İnsanoğlu alem bir varlık doğrusu. Zamana göre nasıl da değişiyor. Hem fiziksel, hem ruhsal... hiç kimse başladığı gibi bitiremiyor hayatı. Zaman içinde acımasız olduğu günler de geliyor, fazla vicdanlı davrandığı günler de geliyor, mutluluk, hüzün hepsi geliyor geçiyor...

Hayatımıza yeni insanlar giriyor, bir müddet yer alıyor daha sonra rolünü tamamlamış gibi çıkıyorlar hayatımızdan. Şöyle bir dönüp baktığımızda sanki hiç yaşanmamış gibi yabancılaşıyoruz anılarımıza, kendimize...
ve ben yıllar geçtikçe korkuyorum bu hayattan daha ne kadar tuhaflıklar olacak, ne kadar daha gereksiz insanlarla zaman harcayacağız, kendimizde hiç bilmediğimiz nasıl huylar çıkacak ortaya?
Değişik bir dönem şu an içinde bulunduğumuz mesela kimse kimseyi sevmiyor ama herkes samimi. İnsanlar birbirlerini sevmiyorlar ama herkesin dilinde canım, balım, hayatım sözcükleri... Kelimelerin içini boşalttık artık hiçbir kelime anlamını taşımıyor. Öylesine cümle kurmak için uygun kelimeleri seçip yerleştiriyoruz.
Aslında gerçekleşmesini istemediğimiz durumlara ayıp olmasın diye ısrar ediyoruz, ısrarımız netice verince ise kalp kırmakta bir beis görmüyoruz.
Nazik olmak, düşünceli olmak suç gibi bu devirde. Başkasının derdiyle dertlenmek diye bir adap vardı eskilerde, yakınındaki bir insan üzgünse sen de üzülürdün ne yapabilirim diye tasalanırdın. Artık öyle bir dünya yok herkesin derdi de çözümü de kendi içinde yaşanıyor.
Ben sevmedim bu dönemi... insanların ayıp olmasın diye konuşmasından yoruldum, gerçek fikrini, düşüncesini paylaşan insanlara ihtiyaç var. 
Samimiyet, içtenlik, dürüstlük moda olur mu acaba bir gün? Belki böylece sahtelikler biter.

8 Ocak 2018 Pazartesi

Bizim Romancımız..

Türk romanında klasiklerin yeri bir başka. Klasikler içinde de Orhan KEMAL'e ait romanların yeri daha ayrı diye düşünüyorum. Yazarın çok samimi, içten adeta Anadolu'nun bağrından kopan karakterlere sahip romanları var. Belki de bu yüzden romanları dizilere, filmlere (Hanımın Çiftliği, Kötü Yol, Vukuat Var, Eskici ve Oğulları, El Kızı, Devlet Kuşu, Murtaza,...) konu olmuş ve büyük başarı yakalamıştır.

İlk okuduğum romanı "Bekçi Murtaza" günümüzde de farklı versiyonlarıyla sık sık karşımıza çıkan kraldan çok kralcı diyebileceğimiz kişileri ibretlik bir anlatımla bize sundu. 

Hiç görmediği dayısının vazife başında şehit düşmesinden oldukça etkilenen, onu kendine idol tayin eden Murtaza için tek gerçek işini doğru yapmaktır. Bu konuda hiçbir müsamaha, hiçbir insani iyi niyet, hayatın gerçeklerini kabul etme gibi algıları yoktur. Bu durum da zaman zaman Murtaza'yı acımasız, düşüncesiz bir karaktere dönüştürebilmektedir.
Kitaptan alınacak çok ibret var; okunmalı, görülmeli mutlaka. 

Her zaman için aslolan insan olmalı, görev de insan içindir çünkü! 

Yazarın okuduğum diğer romanı "Eskici ve Oğulları" ise otoriter bir baba ve aile içerisinde yaşanan sorunlar, geçim derdi, kıskançlık gibi durumların insanları nelere sürükleyebileceği anlatılıyordu. 


Trablus'ta savaşırken bir bacağını kaybeden bu nedenle adı topal eskici olarak kalan bir kunduracı ile yanında çalışan iki oğlunun hikayesi. Baba oğul ilişkisinde çatışmalar, aile içi ilişkilerde çözülmeler ama ne olursa olsun ailenin insan hayatında vazgeçilmez bir yeri olduğunu anlatan bir roman. Romanın bazı yerleri bana "Gazap Üzümleri" romanını da hatırlattı. Hikaye çok benzer değil ama dünyanın her yerinde işsizlik, geçim derdi en büyük sorun heralde. 

Özetle yerli roman okumak isteyenler günümüz popüler yazarlarına fazla takılmadan klasik edebiyatımıza bir göz atsalar orada Orhan KEMAL farkını göreceklerdir.

11 Kasım 2017 Cumartesi

Film Dediğin Böyle Olur!

Dram filmleri konusunda Türkiye olarak iddialı olduğumuzu hep söylerim. Bu güne kadar dram türünde sinemada izlediğim filmleri genellikle çok beğenmişimdir. Son günlerde de oscar a aday gösterdiğimiz "Ayla" filmi gündemde.


Filmi merak ettim ve fazla vakit kaybetmeden sinemada izledim. Filmi izlediğim salonda boş yer yoktu. Filmin sonunda ise gözleri yaşarmayan kalmamıştı. Oysa film mutlu sonla bitiyordu. O kadar hasret kalmışız ki mutlu biten hikayelere, merhamet sahibi karakterlere, vicdanı her şeyden üstün gelen insanlara... Filmin başrol karakteri tam da böyle biri merhameti ve vicdanı zamandan, mekandan, dilden, ırktan daha baskın gelmiş bir Türk askeri.
Kore savaşında kimsesiz kalmış küçük bir kız çocuğuna 15 ay boyunca babalık etmiş, kızı gibi benimsemiş, ayrıldıktan sonra da yıllarca hasretini çekmiş bir adam. hikaye özetle böyle Ayla ve Süleyman astsubayın savaşta başlayıp yıllar süren ayrılıktan sonra yeniden buluşmasıyla neticelenen öyküsü.

hikayenin gerçekliği ile birlikte senaryoya eklenen ara hikayeler ve yan karakterlerin özelliği de keyifli bir süreklilik katmış işin içine. dolayısıyla hiç sıkılmadan sonuna kadar izlenebilen bir film çıkmış ortaya. Bu nedenle de izledikten sonra daha 1 hafta bile geçmeden 2.kez gittim Ayla filmini izlemeye yine gözümde yaşlarla bitirdim filmi ve yine salonda boş yer yoktu. Demek ki kaliteli bir iş olunca sahipleniyoruz, hak ettiği değeri veriyoruz.
Oyunculuklar gayet başarılı ve film müzikleri de çok iyi seçilmişti. Kısacası Oscar'ı verirler mi bilmem ama bizim gönlümüzde unutulmayacak bir yeri çoktan aldı.

1 Kasım 2017 Çarşamba

Arsen Lüpen mi Cingöz Recai mi?

Türk romanlarının en eksik kaldığı tür polisiye bana göre. Şöyle ağız tadıyla okunabilecek kaç tane polisiye yazarı var ki. İlk başta hemen Ahmet ÜMİT akla gelir polisiye söz konusu olduğunda bir de edebiyatımızın en verimli kalemlerinden Peyami SAFA'nın elinden çıkan Cingöz Recai serisi var.

Bir zamanlar Ayhan IŞIK canlandırmıştı sinemada şimdi de Kenan İMİRZALIOĞLU tarafından yeniden hayat buldu Cingöz Recai
Film görsellik olarak çok güzeldi Kenan rolün hakkını verdi; rahat, kibar hırsızı çok iyi oynadı. Ama senaryo klasik cingöz serisinin biraz dışına çıktı, eklenen bölümler de çok emanet durdu bence. Hikaye ile fazla oynanmasa daha iyi olabilirdi.
Cingöz Recai'nin yeniden gündeme gelmesi dünya edebiyatındaki benzer karakterleri aklıma getirdi. Mesela kibar hırsız lakaplı Fransız Arsen Lüpen ile Cingöz arasında pek çok benzerlik var. Kim diğerinden etkilendi bilemiyorum. Ama yakın zamanda Arsen Lüpen de sinema versiyonuyla karşımıza çıkmayı hakediyor. Zira polisiye tarzı sinemada daha keyifli oluyor. Örneğin İngiliz Sherlock Holmes karakteri de hikayelerine göre dizi ve film olarak benim daha çok hoşuma gitmişti.

Genellikle kitabı okunduktan sonra uyarlama filmler sevilmez lakin polisiye türünde durum daha farklı olabiliyor.

18 Eylül 2017 Pazartesi

11.22.63

Yine etkisinde kaldığım bir mini diziyi paylaşmak istedim.
Dizinin adı başlıkta görüldüğü gibi bir tarihten ibaret, ABD başkanı Kennedy in öldürüldüğü tarih yani.

Dizide kahramanımız 2016 yılında yaşarken 1960 yılına gidebileceği bir geçit olduğunu öğreniyor. Kendisine bu geçidi gösteren dostunun isteği üzerine 1960 yılına giderek Kennedy suikastine kadar o yıllarda yaşamasını ve suikasti önlemesini istiyor.
Kahramanımız önce bu fikri saçma bulsa da dostunun bu konudaki çabası ve kendisinden son dileği olması hasebiyle kabul ediyor ve kendini 1960 yılında buluyor.
Fazla detaya girmeyeceğim bir sürü olay yaşıyor. Bununla birlikte o dönemin havasını epey hissettiriyor; arabalar, kostümler harika...
Dizinin finali şahaneydi anlatılmaz yaşanır cinsinden sırf final için bile izlemeye değer diyorum.



Diziden aldığım mesaj: geçmişi fazla kurcalamamak lazım her şey olması gerektiği gibi yaşandı ve bitti.Bazı durumlara müdahale şansımız olsa, değiştirebilsek yeni durumun nasıl sonuçlar doğuracağı meçhul İyisi mi mevcut halimizin en hayırlısı olduğuna yürekten inanalım :)

15 Eylül 2017 Cuma

Mini dizi önerisi

National Geographic tarafından hazırlanan, ünlü fizikçi Einstein'ın hayatını anlatan, belgesel tadında olduğu iddia edilen "genius (deha)" dizisi bir süredir herkesin dilinde olaması hasebiyle benim de dikkatimi çekti.


Dizi 8 bölümden ibaret olmasına rağmen yeterli bir anlatıma sahip. Einstein' in öğrencilik yıllarından başlayarak Almanyadan ayrılışına kadar olan yaşamını anlatıyor.
Aynı zamanda o dönemin ünlü bilim adamları da satır aralarında yer alıyor. Örneğin Pierre- Marie Curie çifti ile ilgili güzel replikler var. En güzeli ise nobel ödülüne layık görülen Pierre Curie'nin eşi dahil olmadan ödülü kabul edemeyeceğini bildirmesiydi. 


(Lafı açılmışken Marie Curie ile ilgili burada bir parantez açarak  biraz bilgi vermek istiyorum. Belki birilerinin özel ilgi alanını oluşturabilir. Madam Curie nobel ödülünü alan ilk kadın bilim insanı olarak bilinir. Hatta bu ödüle 2 kez layık görülmüştür. Kendisi eşi ile birlikte bugün kimyada çok bilinen Radyum elementi ile Polonyum elementini keşfetmiştir. Bununla birlikte radyoaktif maddelerle ilgilenmesinin sonucu bu maddeler dolayısıyla hastalığa yakalanmak olmuştur. )

Dizide gördüğümüz kadarıyla Einstein müthiş bir hayal gücüne sahip, düşündüklerini hayalinde canlandırarak fikirler edinme konusunda başarılı. 
Gittiği bilim enstitüsünde kendisine rakip olabilecek bir kadına aşık oluyor. Mileva Maric adındaki bu kadın sırp asıllı, idealist ve çok başarılı bir fizikçi. Zaten Einsteinle eğitim aldıkları yıllarda tatlı bir rekabet içerisinde olmuşlar ve aslında Einstein kadının zekasına aşık oldu denebilir. Evlenmeleri sonrasında çalışmaları birlikte yürütmüşler. Dizide gerçekten de Mileva, Einstein'a büyük katkı sağlıyor. Oysa Einstein yazdığı makalelerde Mileva'dan hiç bahsetmiyor. 


Bu konu aralarında kısa süreli bir soruna yol açıyor derken başka sıkıntılar oluyor ve Albert Milevadan uzaklaşarak kuzeni Elsa'ya aşık oluyor 2. evliliğini de bu kadınla yapıyor. Mileva'dan 2 oğlu oluyor, boşandıktan sonra çocuklarını göremiyor ve çocuklarından birine şizofren teşhisi konuluyor.
20. yüzyılın dehası ama özel hayatının biraz sorunlu olduğu görülüyor.
Almanyada yükselen nazi faşizmi,  yahudi asıllı olan Einstein'in kendini güvende hisssetmemesine neden olur ve ülkeyi terk etme kararı alır. Dizi bu şekilde sonuçlanıyor. Ama arada anlatılan çok keyifli hikayeler var. Bilim insanlarının birbirlerine karşı olan kıskançlığı, bilimin olumsuz sonuçları gibi. O nedenle muhakkak izlenilmeli diye düşünüyorum. 

NOT: Bazı sahneler +18 olabilir ama çok değiller

14 Eylül 2017 Perşembe

bir anı

İlkokul ve ortaokul yıllarımda bulunduğum yerin nüfusunun az olmasından kaynaklı olacak ki hep parmakla gösterilen başarılı bir öğrenci olmuştum.
Bununla birlikte zaman zaman ukala sayılabilecek tavırlarım da oluyordu.
Başarılı öğrencilerden beklenenin aksine benim kitaplarla hiç ilgim yoktu. Bildiğin kitap okumaktan kaçınan bir öğrenciydim.
Kitap okumaya teşvik etmek isteyen din kültürü öğretmenim her hafta elinde o yaşa uygun klasiklerden biriyle geliyordu, kitabı bana verip bir hafta içinde okumamı tembihliyordu. Ben de her defasında okumadığım halde okudum diyerek kitabı iade ediyordum kendisine.
Ta ki bir gün elinde Charles Dickens'a ait Oliver Twist kitabıyla gelene kadar.

 Öğretmenim bu sefer bana "bu kitabı okumanı ve bana ayrıntılı bir şekilde anlatmanı istiyorum" dedi. Sanırım kitapları okumadan verdiğimi anlamıştı.
Kitabı aldım bir yandan da kim okuyacak şimdi bunu düşüncesiyle eve gittim. Ama çare yok okunacak artık. Şöyle ufaktan bir başlayayım dedim birkaç sayfa okurum. Derken kitap bitiverdi. Anlatılan hikayenin çekiciliği mi yoksa yazarın şahane üslubu mu bilmiyorum. Kitaplara karşı olan tavrım biraz da olsa kırıldı ve elime geçen kitapları merak etmeye, okumaya başladım.
üniversiteye başladığımda ise kitapkurdu diyorlardı benden bahsederken...
Bir öğretmen bu kadar değiştirebiliyor işte hayatı üstelik branşı değilken...
Hep söylerim herkes öğretmen olabilir ama herkes insanların hayatına dokunamaz, kalıcı bir etki bırakamaz. Üzerimizde etkisini her gün hissettiğimiz öğretmenlerimizin hakkını verebilmek temennisiyle...

Yabancılaşmak

İnsanoğlu alem bir varlık doğrusu. Zamana göre nasıl da değişiyor. Hem fiziksel, hem ruhsal... hiç kimse başladığı gibi bitiremiyor hayatı....