28 Aralık 2015 Pazartesi

yeni yıl geliyor

Yeni yıl geliyormuş, yeni umutlar, yeni dilekler filan falan.... her yılbaşında olduğu gibi güzel temennilerde bulunacağız ama hiçbir şey güzel olmayacak zira dünya her geçen gün yaşanılabilirlik oranını kaybediyor. Ama 2015 gerçekten de çok kötü bir yıl oldu. Bu yıla dair pek iyi şeyler yok aklımda, hatta son 5 yılın en kötüsüydü bile denebilir. daha gerisi ile kıyaslayamıyorum çünkü çok net aklımda değil önceki seneler.
Yeni yıl deyince noel babaydı çam ağacıydı mevzusuna hiç girmeyeceğim, canı sıkılan kırmızı don da giyebilir, ağaç da süsleyebilir böyle şeylere takılmanın anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Özenti bir milletiz sonuçta ne görsek, ne duysak yapmak istiyoruz. Bunları eleştirmek gerçeği değiştirmeyecek.
İşin bana saçma gelen tarafı yıllar geçerken, insan ömrünün sonuna doğru yaklaşırken bu sevinç, coşku da nereden çıkıyor? (doğum günleri için de kısmen aynı düşünüyorum). Dahası Dünya Güneş'in etrafındaki dönüşünü tamamlıyor, biz de 10'dan geriye doğru sayarak bu döngüden haberdar olduğumuzu ispat ediyoruz adeta.
Bu alem içinde insanoğlu da başka bir alem hakikaten...

yeni yıl mesajım da son zamanların fenomeni benim de duygularımın tercümanı bir karakterden gelsin



20 Aralık 2015 Pazar

alışmak..

insana ait en önemli özelliklerden biri "alışmak" kabiliyeti belkide...bu konuda sınır tanımıyoruz her şeye alışma yeteneğimiz var, zaman faktörü değişebiliyor sadece ama insan eninde sonunda konu ne olursa olsun yeni durumuna adapte olabiliyor. her gün başka dertlerle karşılaştığımız bu dünyada bize verilen en büyük nimetlerden biri alışabilmek.
ya alışamasaydık? işte o zaman yalnızca bir acı bize yeterdi. her gün onun ızdırabıyla uyur ve uyanırdık, dünya gerçekten bir zindan olurdu. iyi ki alışıyoruz. bazen alışırken kafayı yediğimizde doğrudur ama olsun insanlar da bizim bu halimize alışıyorlardır nihayetinde...
öyle böyle alışırım alışacağım alıştım derken ömür geçiveriyor... bugünün  büyük derdi yarın dudağımızın kenarında bir tebessüm oluveriyor. dün ağladığımız işlere bugün gülüyoruz. hayat böyle garip ve anlamlandırması zor bir meşgale aslında... :) 


6 Aralık 2015 Pazar

arabesk

Her türlü müziği dinlemekle beraber arabeskin başka bir yeri vardır diye düşünürüm. hani şöyle arabesk günler olur oturup dinlemek, ağlamak isteriz.... 
Oturduğu yerden aşık olur insan ya da olmayan bir aşkın acısını çeker...Ama nedense arabesk dinleyenlere varoş gözüyle bakılır onu da anlayabilmiş değilim. Böyle düşünenlerin hiç arabesk dinlemediği kesin, tadını bilmiyorlar zira...
yoksa Orhan babadan "dilenci" şarkısını dinleyip etkilenmemek mümkün değil, aynı şekilde Selami Şahin'den "yalan"  Ümit Besen'den "nikah masası" ve böylece liste uzar gider. son günlerde favorim ise Müslüm Gürses eskiden asla dinlemem dediğim bir isimdi lakin enfes parçaları var buraya da ekliyorum dinleyince hak verirsin :)



dinle ama kendini kaybetme!!!

5 Aralık 2015 Cumartesi

güzel şarkılar

eskiden şarkılarla ilgili olarak artık her şey yazıldı, her konuda şarkı sözü var, gün geçtikçe daha kötü şarkıların çıkacağını düşünürdüm.
son zamanlarda bu konuda yanıldığımı görüyorum hakikaten güzel şarkılar ve şarkıcılar çıkıyor piyasaya 
bunlardan birini buraya ekledim güzel  :) 

bu ikilinin ayrı ayrı güzel şarkıları var , dinlemeye değer

20 Kasım 2015 Cuma

yaşıyorum işte

öyle bir haydeyim ki
gönderilmemiş mektuplar
söylenmemiş şarkılar gibi
bir yanım oğuz atay yalnızlığı
bir yanım sabahattin ali suskunluğu
ne gitmek geliyor içimden uzaklara
ne de kalmak bu yerlerde
içimde asla başlamayan
ama çoktan biten bir sevdanın hüznü
yaşıyorum işte hiçbir şey yok gibi.

29 Ekim 2015 Perşembe

Lades



İnsan en çok sevdiğine kırılır diye bir söz vardır ve hakeza doğrudur da… Nafile bir sebepten küsüp yıllarca barışmayı bilemeyen anne-baba ile çocuklar arasındaki ilişkiyi de böyle açıklarım kendimce. Nihayet bir kişiyi en çok anne babası sevebilir bu nedenle de en çok onlar kırılabilir, kırılma derecesi ne kadar derin olursa o yaranın iyileşmesi de o kadar zor oluyor. Ne yazık ki bu şekilde hüzünlü akıp giden pek çok hayat yaşanıyor ülkemizde. Aslında 'ömür kısa bir gün mecburi ayrılık olacak zaten öncesinde ayrı düşmeye gerek yok hem de varlık sebebi olan insanlara' diye düşünerek hareket etmek lazım.
Bir de arkadaşlarımız vardır böyle çok sevdiğimiz bu nedenle de kırılmaya meyilli olduğumuz. Bir zamanlar üzerine titrediğimiz ya da üzerimize titreyen insanlar...sonra da bir bakıyoruz ki araya mesafeler, zaman girmiş ve kaybolmuş o muhabbet, o sevgi. 
Çevremde çok samimi insanlar görünce hep 3-5 sene sonrasını o kişiler için gözümün önüne getiririm, bu samimiyet o zaman yerini zoraki bir muhabbete bırakacaktır diye düşünürüm. Ne yazık ki çoğunlukla da haklı çıkarım. Çünkü arkadaşlıklar ortak bağlara dayalıdır, ortak konular azaldıkça arkadaşlık da biter. Eskiden “dost” kavramı vardı akla vefayı getirirdi ve de çok güzel bir şeydi. Günümüzde o vefa pek kalmadığı için ben bu kavramı artık kullanmıyorum. Daha doğrusu günümüzdeki riyakar ilişkilerde kirlensin istemiyorum. “dost” kavramı mazide o eski anlamlı haliyle kalsın daha iyi bence. Mesela “baba dostu” diye bir kavram vardı… ne kadar güven verici bir kelimeydi o zamanlarda “dost” …
şimdi ise aşık veysel’in deyimiyle

              “Dost dost diye nicesine sarıldım
                Benim sadık yarim kara topraktır.
                Beyhude dolandım, boşa yorumdum.
               Benim sadık yarim kara topraktır.”

Her şeyin yapay ve sanal olduğu günümüzde arkadaşlıklar da böyle artık gelip geçici. Neyse fazla düşünmemek en iyisi ama dikkatli olmakta da fayda var bugünün dostu yarının düşmanı oluveriyor nedense .




Yedi güzel adam


Edebiyatçı deyince aklıma gelen ilk şey sigara ya da bir kadeh oluyor…bu durum saçma olabilir ama bilinen şair ya da yazarlarımızın fotoğraflarında hep böyle bir ayrıntı vardır. Öyle ki ben bile edebiyatta iz bırakmak için biraz bohem gerektiğine inanmaktayım. Son dönem yazarlarımızdan Elif Şafak hanım da bu konuda siyah süt romanında benimle aynı fikirde olduğunu “ hamile kalmadan önce sigara içmezsem yazamayacağımı düşünürdüm” gibi sözlerle ifade ediyor. Oysa edebiyatçı dediğin güzel alışkanlıklarla örnek olmalı kötü bir alışkanlığı varsa bile bunu sergilememeli diye düşünüyorum.


Trt ekranlarında yayınlanan yedi güzel adam dizisi bu şekilde kötü alışkanlıkları olmayan ama etkili kaleme sahip edebiyatçılarımızın da olduğunu bize göstermiş oldu. Kendi adıma Cahit Zarifoğlu gibi ismiyle özdeşleşmiş zarif bir karaktere sahip değerimizi bu dizi ile tanıdım ve hayran kaldım diyebilirim. Zarif kişiliğin arkasında çılgınlıkları ve melankolik bir ruh halini barındırabilen aynı zamanda da caminin yolunu bilen bir şair alışık olmadığımız bir imaj şüphesiz. Böyle isimlere ihtiyacımız var, halihazırda olanları tanımaya ise daha çok ihtiyacımız var…


21 Eylül 2015 Pazartesi

kanaat önderi ünlüler (!)

hep merak ederim oyunculuk ya da şarkıcılık neden bu kadar değerli, parası çok olan işlerdir acaba? sayısı çok az o yüzden değerli deseler durum öyle değil. her gün onlarca yeni şarkıcı ya da oyuncu çıkıyor piyasaya. yapılan iş çok zor desem yine tatmin edici bir cevap bulamıyorum zira bu işi yapanların çoğu tesadüfen bu işe başlamış ama sonrasında paraya para dememiş kişiler. Aralarında eğitimli olanları da pek az hatta geçmişte yok denecek kadardı şimdilerde üniversiteliler çıkmaya başladı. Bu işi aklım almadı hiçbir zaman derken şimdi bir de bu kişilerin düşünceleri toplumu yönlendirir hale geldi. Yani bildiğin kanaat önderi olup çıktılar başımıza. Sosyal medyada ne yazsalar ertesi gün haberlerde onu izliyoruz sonra destekleyen karşı çıkan binlerce insan. Ama neden bir şarkıcının oyuncunun fikri bu kadar önemli olsun ki! o da sıradan bir vatandaş ne isterse onu düşünsün deyip geçemiyoruz acaba? sadece ünlü herkes tanıyor bizden farkı bu. Zaten mesleği gereği böyle bir farkı var bizden. Mesela hastaneye gidince muayene olacağı doktorun siyasi fikrini ya da toplumsal konulardaki görüşünü merak eden görmedim hiç ama canımızı bu kişiye emanet edebiliyoruz bir sorun da çıkmıyor. peki ünlülere bu merak niye?ben sade bir vatandaş olarak bunun akıl ile izahı olduğunu düşünmüyorum. 
Bu konunun bir başka tarafı da şu; ünlülerimiz önce her konu da fikir beyan ediyorlar sonra işler rayından çıkınca duygusal sözlerle kendilerini aklamaya çalışıyorlar. Ya hiç siyaset yapmayacaksın ya da savunduğun her neyse arkasında duracaksın. Söylemek istediğimi bir örnekle açıklamam gerekirse Beren Saat hanım (kendisi çok da beğendiğim bir oyuncudur ) 7 haziran seçimlerinden önce ve sonra bazı twetler atmıştı ve  eleştirilmişti, hangi siyasi partiye oy kullandiği sosyal medyada konu olmuştu ve beren hanım herhangi bir itirazda bulunmamıştı. Sonra aylar geçti ülke karıştı şehit haberleri art arda geldi ve sosyal medyayı aktif kullanan Beren hanımdan da bu konuda fikirler beklendi ama gelmedi. Bu kez insanlar neden bu konuda bir şey söylemiyor (çok da önemli ) diye tepki göstermeye başlayınca kendisi sitemkar bir yazı ile "seçim döneminde hakkında çıkan haberlerin doğru olmadığını" söyledi bunu söylemeseydi kendisine hak verebilirdim ne de olsa her birey istediği gibi düşünme hakkına sahiptir ama sevgili Beren hanım madem yalan haberlerdi o zaman niye açıklama yapmadın sessiz kaldın ve bir anlamda onaylamış oldun karşı olsaydın elbette bunlar asılsız haberler derdin, şimdi ise toplum baskısı ağır geldi yan çiziyorsun böyle olmaz benden demesi
Bütün bunlara rağmen şunu da söylemem gerekir kim ne düşünürse düşünsün bizim beddua etmek gibi bir hakkımız yoktur. İlle de rahatsız oluyorsak düzelmesi için dua etmek lazım. Beddua kötü bir şeydir dolayısıyla ünlülere gerekli gereksiz yapılan beddualara da katılmıyorum. Elimizde dua silah varken bedduaya girmek niye, dua ile ortama pozitif enerji salmak yerine  beddua ile negatif enerjiyi neden çekeriz üzerimize

10 Eylül 2015 Perşembe

dilimizdeki ucube "günaydın"

söylenmesi gerektiği için söylenen sözlerden hiç hazzetmediğimi belirtmem gerekir.. kimilerine göre nezaket kuralı olabilir bazı kelimeler ama bence kelimenin anlamlı olması daha önemli. 
mesela sabahları karşılaştığımız insanlara "günaydın" demek bir nezaket olarak görülüyor. benim içinse saçma, gereksiz bir söz. ne demek yani? ayaktaysam günün aydın olduğunun farkındayım demektir zaten, birinin bunu hatırlatmasına gerek yok.


 kim icat etmiş bu kelimeyi merak etmiyor değilim doğrusu. uyuyan birine denebilir "günaydın" fakat uyanık birine "hayırlı sabahlar" demek daha mantıklı geliyor bana. en azından bir temenni de bulunmuş oluyoruz. 
gereksiz bir ayrıntı gibi gelebilir ama sabahları evden çıkınca işe başlayana kadar en az 50 kere bu muhabbete maruz kalıyorum (sıkılmış hissediyor)
oysa bizim dinimizde "aranızda selamı yayın " öğüdü vardır. ilk karşılaştığın kişiye selam verip muhabbete başlamak varken başka sözcüklere gerek yok! olmadı merhaba ile başlayın söze ama bana günaydın demeyin ne olur... o zaman kendimi uyanamamış ve günün aydınlandığını görememiş gibi hissediyorum.. herkesin garip takıntıları vardır. benimki de böyle bir şey....


24 Ağustos 2015 Pazartesi

Canan Karatay

tv programlarının son zamanlarda vazgeçilmezlerinden biri Canan hoca. Bugüne kadar tıp dünyasında savunulan birçok şeyin tam tersini söyleyerek ezber bozuyor bir anlamda. Kendi adına ünlenmiş bir diyet programı bile mevcut "karatay diyeti" dedin mi herkes biliyor. benim de televizyonda görünce dinlediğim nadir isimlerden biri. Gönlüme göre konuşuyor ne de olsa :) ekmek yeme, şeker yeme (zaten şekerli yiyeceklerle aram iyi değil) protein ağırlıklı beslen sorun çıkmaz diyor özetle.
 bir de yıllardır herkes günde en az 2,5 lt su içmeli muhabbetine açıklık getirdi ki gayet mantıklıydı. hoca diyor ki her vücudun su ihtiyacı aynı değildir o nedenle herkesin standart bir içme oranı yoktur kimine 1 lt yeterken kimine 2lt yetmeyebilir. aynen katılıyorum çünkü ben ne kadar uğraşsam da max içeceğim su 1,5 lt yi geçmez geçse asıl o zaman sıkıntı başlar benim için :) bunun gibi daha pek çok konuda mantıklı açıklamaları var ve söylediği şeylere referans olarak günümüz bilimi yanında İbni Sina'yı gösteriyor.
popüler olmasından mıdır yoksa ilaç sektörünü olumsuz etkileyebilecek açıklamalar yapmasından mıdır bilinmez medyada kendisini rencide edebilecek haberler de çok defa yer alıyor.
En son bir haberde muayene ücreti olarak 800 TL istemesi konuşulmuştu ve olumsuz tepkiler almıştı. ülkemiz şartlarında bu ücret bence de çok fazla ama anlaşılmayacak ve tepki gösterilecek bir konu da değil. 70 yaşına gelmiş ve hala hizmet veriyorsa bunun da bir bedeli olmalı. zaten bizim insanımız sever öyle gerekli gereksiz muayene olmayı ücret düşük olsa kapısında kuyruk olunurdu bu yüzden  alınmış bir önlem de olabilir. 
Bunun dışında bazı doktorlar tarafından da açıklamaları şikayet konusu olmuş ancak savcılık takipsizlik kararı vermiştir. nihayetinde tvlerde abuk sabuk ilaçlar satan doktor sıfatıyla bir sürü beyanatlar veren kişiler hakkında medyada olumsuz bir haber ya da suç duyurusu bulunmazken canan hocaya karşı bir anti tutum sergilenmekte. bence durum 'meyve veren ağacı taşlarlar' yorumundan daha derin...
sonuç olarak Allah canan hocaya uzun ömürler versin... böyle değerlere ihtiyacımız var. 
bir de canan hoca taklidi ekleyeyim, esprili bir karakter izin veriyor böyle şeylere 


2 Ağustos 2015 Pazar

her şeyin zamanı var!

her şey vaktinde güzel... hayatın içindeki; meslek sahibi olma, evlilik, çocuk gibi önemli geçişlerin yanı sıra ayrıntılar bile uygun zaman olduğunda tat verir.
mesela okunacak kitap rastgele bir zamanda gelişigüzel seçilip okunursa insanı soğutur. kitaplığımda çok farklı kitaplar bulunur bazen baktığımda bu kitabı hangi kafayla okumuştum acaba diye merak ederim doğrusu  :)
ya da film izlemek istendiğinde o an hangi filmi izlemek daha iyi sonuç verir diye düşünmek lazım yani her zaman romantik komedi veya aksiyon izlenir diye bir şey yok! izlenirse  "film çok sıkıcıymış" yorumuyla sonuçlanır.
ve tabiki müzik... kendimle ilgili bir örnek vereyim, Sezen Aksu şarkılarını her zaman dinleyemiyorum hatta bazen dayanılmaz bulup hemen kapattığım oluyor ama bazen de ilaç gibi geliyor, eğer biraz hüzün varsa klasikleri aralıksız dinlemenin tam sırası demektir. nitekim bazı türküler de öyle...

10 Temmuz 2015 Cuma

fotoğraf albümü

Eski fotoğraflara bakmak pek çok kişinin sevdiği bir etkinliktir, nitekim benim de öyle...tatillerde köye gidişimde tavan arasına kaldırdığım üniversite dönemine kadarki (daha sonraki fotoğraf albümleri dijital ortamda) fotoğraf albümlerine bakmaya bayılırım!

Fotoğraflarda hep gülümseyen insanlar olduğu için baktıkça sen de mutlu oluyorsun. Sahi neden fotoğraflarda hep güleriz o anda herkes gerçekten mutlu mudur? ya da günün birinde  bakınca kendimizi mutlu görmek için mi gülümseriz fotoğraf çektirirken...belkide sadece mutlu olduğumuz zamanlarda fotoğraf çektirmek aklımıza geliyor...

Bir diğer gerçek ise yıllar önce kol kola samimi, içten gülücüklerle poz verdiğimiz insanların daha sonra isimlerini bile hatırlamakta güçlük çekiyoruz ne acayip...

Hayatımızdan hiç çıkmayacağını sandığımız insanlar nasıl da mazi oluveriyor..

Hani bir söz var ya 'bir insanı unutabilirsin, bir insanın sana neler yaptığını da unutabilirsin ama o insanın sana neler hissettirdiğini asla unutamazsın" diye, bu sözü bugün fotoğraf albümüme bakarken anladım ve onayladım. gerçekten de her insanın hissettirdiği bambaşka ve unutulmaz...kimisi gülümsetiyor, kimisi endişelendiriyor, kimine ise o zamana dönüp sarılma ihtiyacı duyuruyor...hepsi türlü türlü...

Ama iyi ki fotoğraflar var insan kendisindeki değişimi de görüyor ve bir ayet kulağımda çınlıyor "...dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir..." hakikaten böyledir, yaşadığımız hiçbir şeyin tekrarı yok gelip geçiyor sanki olmamış kadar yabancı, bir rüya gibi... iyi de olsa kötü de olsa elimizde kalan sadece bulunduğunuz anın zerresi...

5 Temmuz 2015 Pazar

mutsuzluğun kaynağı sosyal medya!!!

Sosyal medya artık günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası. Telefonu elimize aldığımız her fırsatta facebook ya da twittera bakmadan bırakamıyoruz.

 Sosyal medya ilk yaygınlaşmaya başladığı zamanlarda eğlenceli bir yerdi aslında. Eski arkadaşların bulunabildiği, haberler alınabildiği, keyifli fotoğrafların paylaşıldığı, sohbetlerin yapıldığı bir ortamdı. 

Ancak son dönemde bilgi kirliliğinin hat safhaya ulaştığı, insanların birbirlerini kırıcı paylaşım ve yorumlar yapmaktan çekinmedikleri bir mecra haline gelmiş durumda. Hatta ülkede geniş çaplı eylemler için bir çeşit adam toplama yeri bile sayılabilir.

 Kendimde farkettiğim şey ise ne zaman sosyal medya araçlarından birinde vakit geçirsem sonunda canımın sıkıldığı ya da bazı şeylere fazlasıyla sinirlendiğim oluyor. Önceleri aynı şeyleri televizyon seyrettiğimde hissederdim. Tvler de insanlara mutsuzluk salgılıyor. Herkesin bağırarak konuştuğu tartışma programları, hiç derdimiz yokmuş sürekli dram ağırlıklı diziler derken sınırsız üzülüyoruz anlayacağın. 

Hepsini hayatımızdan çıkarmamız mümkün değil ama en azından kendimize süre sınırı koymamız lazım ruh sağlığımızın bozulmaması için bu şart gibi gözüküyor. 

2 Temmuz 2015 Perşembe

1993 ve Madımak oteli

Cumhuriyet tarihinin en karanlık en kötü geçen yılı nedir diye sorsalar şüphesiz 1993 senesi derdim. Malum sene devlet kademesinden birçok önemli şahsiyet (Adnan Kahveci, Turgut Özal, Eşref Bitlis, Cem Ersever...) suikast kokan olümlerle hakkın rahmetine kavuştu. Bu suikastlerin üstüne bir de Bingöl'de 33 askerin kuşuna dizilmesi, Erzincan'ın Başbağlar köyünde 33 kişinin pkk tarafından öldürülmesi, Sivas'ta Madımak otelinin ateşe verilmesi sonucu 35 kişinin göz göre göre hayatını kaybetmesi gibi olaylar yaşanmıştır. Birbiri ardınca gelişen bu olaylar tesadüfle açıklanamayacak kadar vahim ve insanı yaralayan acılar olarak tazeliğini korumaktadır.

Bugün de Madımak oteli katliamının yıl dönümü o günle ilgili belgesellere bakınca nasıl bir akıl tutulması yaşandığına inanmak çok güç ne için toplandığı, gerçek amacının ne olduğu anlaşılamayan ve çığ gibi artan bir kalabalık, devlet eli kolu bağlı izlemiş olayı, otel yakılmış 35 kişi hayatını kaybetmiş otelde bulunanların bir kısmı otelin yan tarafındaki binada bulunan BBP liler tarafından kurtarılmış.

İşin bana en tuhaf gelen tarafı ise şu oldu; otel ateşe verildikten sonra öfke dolu kalabalık (sözde islama hakaret gerekçesiyle öfkeliler sergiledikleri davranışın islamla alakası yok Aziz Nesin'in kurduğu 3-5 cümleye kızıp olayla ilgisi olmayan kişilerin canına kastetmek hatta bu nedenle Aziz Nesin'in bile canına kastetmek din ile açıklanamayacak bir durumdur) valilik binasına yönelmiş, vali umudunu kesmiş artık bizi öldürecekler diye düşünüyor çünkü dışarıda 15 bini aşkın kişi var,  o esnada valinin yanında bulunan rütbesini hatırlamadığım bir paşa, emrinde 18 kişilik özel bir birliğin bulunduğunu ateş emri vererek valilik binasına gelmelerini, kalabalığı dağıtmalarını isteyeceğini söylüyor ve dediğini yapıyor askerler gelip kalabalığı dağıtıyor. İşte o zaman ben de şunu soruyorum "kendi canınız tehlikeye girince mi aklınıza geldi kalabalığı nasıl dağıtacağınız önceden yapsaydınız o insanlar da ölmeseydi fena mı olurdu?" 

Beni üzen bir başka şey de bu talihsiz olayı gerçekleştirenlerin attıkları sloganlarla işi dine mal etmeleri oldu. Bu kara leke Türkiye'de yaşayan dinine gerçekten bağlı insanların da omzuna yüklenmiş oldu. Her yıl dönümünde yobaz müslümanların katlettiği 35 kişi deniyor...ne yazık!

Millet olarak çok duygusalız, çabuk galeyana geliyoruz, olayların nedenini çok fazla sorgulama ihtiyacı hissetmeden bir grubun peşine takılıyoruz sonra da geri dönmesi zor oluyor. Yakın zamanda yaşanan Gezi parkı olayları da buna benzer bir yapıya sahiptir.
Zira tarih tekerrürden ibarettir ve tarihinden ders alamayan toplumlar aynı acıları yaşamaya daima mahkumdur!!!

Bu konu bu kadarla bitecek gibi değildir elbette, 1993 yılını 3-5 satırla anlatmak imkansız... şimdilik anlamamız gerek tek şey  sukunet, akl-ı selimle hareket, içimizde heyecanlara hiç gerek yok. Başka Türkiye yok çünkü ya hep birlikte birbirimizin değerlerine saygı duyarak yaşamayı başaracağız ya da birbirimizi yıpratarak yok olacağız!!!

24 Haziran 2015 Çarşamba

bir adın kalmalı geriye

Son dönemin popüler yazarlarından Canan Tan'ın "yüreğim seni çok sevdi" isimli bir romanı vardır. yaklaşık 7 yıl önce filan bir kitapçıda bu romanı görünce adı çok hoşuma gitti mutlaka dokunaklı bir hikayesi vardır diye düşünerek kitabı aldım ve okudum. Tek kelime ile hayal kırıklığı oldu benim için çok sıradan ve edebi dilden yoksun bir romandı. Bana kazandırdığı tek şey kitabın finalinde yer alan Ahmet Hamdi Tanpınar'a ait "kaybetmek için erken, sevmek için çok geç" mısraları oldu. Sonrasında hemen bu mısraların hangi şiire ait olduğuna baktım ve karşıma "bir adın kalmalı geriye" isimli çok güzel bir şiir çıktı. O günden beri favori şiirlerim arasındadır. Siz de bu şiiri bir başka güzel adam Serdar Tuncer'in sesinden dinleyin isterim...


23 Haziran 2015 Salı

Abdurrahim Karakoç

Benim çok geç farkına vardığım Türkiye'nin yetiştirdiği en değerli şairlerden biri Abdurrahim Karakoç. 
Birçok şairin yetiştiği kent Maraş'ın bir başka değeri...benim şairi keşfetmem bir türkü sayesinde oldu. Hepimizin bildiği "mihriban" türküsünün yanı sıra bir de "unutursun mihribanım" türküsü vardır. Dinleyince insanı hüzünlendirir, alır götürür. Türküyü ilk dinlediğimde bu kadar güzel sözleri kim yazmış diye merak ettim. Google amcanın yardımıyla şairi buldum o anda diğer mihriban türküsünün de yazarının ayn şair olduğunu öğrendim. Yani şairin hayatından bir 'mihriban' geçmiş ama çok fena dağıtıp geçmiş. Abdurrahim Karakoç bu konuda kendisine sorulan bir soruyu 'mihriban' isminin gerçek olmadığı temsili olarak kullandığı şeklinde cevaplamış. ama gerçekte de şairi böylesine derinden etkileyen vuslata ermeyen bir hikayesi varmış.

"Unutursun mihribanım" o kadar gerçek ve hayatın içinden sözlere sahipki yaşanmadan yazılamazdı elbette...


Anlarsın

ANLARSIN

Bir gece habersiz bize gel
Merdivenler gıcırdamasın
Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın
Sabahlara kadar oturup konuşalım
Kimse duymasın
Mavi bir gökyüzümüz olsun
Kanatlarımız dokunarak uçalım
İnsanlardan buz gibi soğudum
İşte yalnız sen varsın
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın

                                                     Cahit KÜLEBİ


Cahit KÜLEBİ'nin duygulara tercüman olan bir şiiri. Bazı akşamlar geç saatlere kadar oturduğum vakit hep bu şiir aklıma gelir, belki yalnızlıktan belki etrafta halden anlayacak kişi olmayışından...sonra ben de şiire dönerim yüzümü başka bir dünyaya...

21 Haziran 2015 Pazar

biraz müzik


Ceceli şarkıları hep güzeldir ama paylaştığım şarkı benim için ayrı bir güzelliğe sahiptir. Nedense bu duygusal parçayı dinledikçe bir sürü duygu gelir içime oturur... sen de dinle belki de daha önce dinlemedin, Ceceli hitlerinden sayılmaz pek...



20 Haziran 2015 Cumartesi

Ülkemin bitmeyen çilesi...

Değerli okur,

 Mübarek Ramazan ayı gelmişken güzel, huzur dolu günler yaşarken paylaşmak istediğim ilk yazı da bu günlere uygun olsun isterdim aslında :( ama ülkemizde kadına yönelik şiddet ve taciz olayları haddini aşmışken üstüne bir de töre cinayeti konulu bir film izleyince bu pek mümkün olmadı. "Gelmeyen bahar" isimli 2013 yapımı bir film, konusu son derece klasik, haberlerde görmeye alışkın olduğum cinsten olsa da acıya alışılmıyor olsa gerek yine de film bittiğinde üzüldüm. 

Töre denilen olguyu anlamak benim için çok mümkün değil insanın istediği olmayınca bir başkasına zulmetme hakkını kendinde görmesi de makul sayılabilecek bir durum olmamalı... 

Türkiye gibi müslüman kimliğine sahip bir ülkede böyle hadiselerin yaşanması da ayrı bir çelişki çünkü peygamber efendimizin (sav) sünnetinde kadınları incitecek en küçük bir hadiseye rastlanmaz aksine şefkatte zirve olan efendimiz kadınlara her zaman yumuşak ve sevgiyle yaklaşılmasını istemiştir. Ancak öyle bozuk bir toplum yapısına dönüştük ki her gün eşini öldüren, yaralayan, döven ya da sokakta sarkıntılık eden kişilerin haberlerinden cani şekilde işlenen cinayetlerden oluşan haber bültenleri sıradan olmaya başladı ne yazık, ne acı!

 Adalet mekanizmasının caydırıcı olmayışı, erkek cinsinin  haddinden fazla değerli ve her daim haklı sayılması bu sorunun temel kaynağı bana göre. Tabi son derece duyarlı senaristlerimizin (!) yazdığı dizilerde de bu tür sahnelerin intikam şekli olarak lanse edilerek yer alması da işin bir başka tarafı...


 Bu konuda çok doluyum yoksa böyle kasvetli bir başlangıç olmazdı....:)

Yabancılaşmak

İnsanoğlu alem bir varlık doğrusu. Zamana göre nasıl da değişiyor. Hem fiziksel, hem ruhsal... hiç kimse başladığı gibi bitiremiyor hayatı....