Dram filmleri konusunda Türkiye olarak iddialı olduğumuzu hep söylerim. Bu güne kadar dram türünde sinemada izlediğim filmleri genellikle çok beğenmişimdir. Son günlerde de oscar a aday gösterdiğimiz "Ayla" filmi gündemde.
Filmi merak ettim ve fazla vakit kaybetmeden sinemada izledim. Filmi izlediğim salonda boş yer yoktu. Filmin sonunda ise gözleri yaşarmayan kalmamıştı. Oysa film mutlu sonla bitiyordu. O kadar hasret kalmışız ki mutlu biten hikayelere, merhamet sahibi karakterlere, vicdanı her şeyden üstün gelen insanlara... Filmin başrol karakteri tam da böyle biri merhameti ve vicdanı zamandan, mekandan, dilden, ırktan daha baskın gelmiş bir Türk askeri.
Kore savaşında kimsesiz kalmış küçük bir kız çocuğuna 15 ay boyunca babalık etmiş, kızı gibi benimsemiş, ayrıldıktan sonra da yıllarca hasretini çekmiş bir adam. hikaye özetle böyle Ayla ve Süleyman astsubayın savaşta başlayıp yıllar süren ayrılıktan sonra yeniden buluşmasıyla neticelenen öyküsü.
hikayenin gerçekliği ile birlikte senaryoya eklenen ara hikayeler ve yan karakterlerin özelliği de keyifli bir süreklilik katmış işin içine. dolayısıyla hiç sıkılmadan sonuna kadar izlenebilen bir film çıkmış ortaya. Bu nedenle de izledikten sonra daha 1 hafta bile geçmeden 2.kez gittim Ayla filmini izlemeye yine gözümde yaşlarla bitirdim filmi ve yine salonda boş yer yoktu. Demek ki kaliteli bir iş olunca sahipleniyoruz, hak ettiği değeri veriyoruz.
Oyunculuklar gayet başarılı ve film müzikleri de çok iyi seçilmişti. Kısacası Oscar'ı verirler mi bilmem ama bizim gönlümüzde unutulmayacak bir yeri çoktan aldı.
11 Kasım 2017 Cumartesi
1 Kasım 2017 Çarşamba
Arsen Lüpen mi Cingöz Recai mi?
Türk romanlarının en eksik kaldığı tür polisiye bana göre. Şöyle ağız tadıyla okunabilecek kaç tane polisiye yazarı var ki. İlk başta hemen Ahmet ÜMİT akla gelir polisiye söz konusu olduğunda bir de edebiyatımızın en verimli kalemlerinden Peyami SAFA'nın elinden çıkan Cingöz Recai serisi var.
Bir zamanlar Ayhan IŞIK canlandırmıştı sinemada şimdi de Kenan İMİRZALIOĞLU tarafından yeniden hayat buldu Cingöz Recai
Film görsellik olarak çok güzeldi Kenan rolün hakkını verdi; rahat, kibar hırsızı çok iyi oynadı. Ama senaryo klasik cingöz serisinin biraz dışına çıktı, eklenen bölümler de çok emanet durdu bence. Hikaye ile fazla oynanmasa daha iyi olabilirdi.
Cingöz Recai'nin yeniden gündeme gelmesi dünya edebiyatındaki benzer karakterleri aklıma getirdi. Mesela kibar hırsız lakaplı Fransız Arsen Lüpen ile Cingöz arasında pek çok benzerlik var. Kim diğerinden etkilendi bilemiyorum. Ama yakın zamanda Arsen Lüpen de sinema versiyonuyla karşımıza çıkmayı hakediyor. Zira polisiye tarzı sinemada daha keyifli oluyor. Örneğin İngiliz Sherlock Holmes karakteri de hikayelerine göre dizi ve film olarak benim daha çok hoşuma gitmişti.
Genellikle kitabı okunduktan sonra uyarlama filmler sevilmez lakin polisiye türünde durum daha farklı olabiliyor.
Bir zamanlar Ayhan IŞIK canlandırmıştı sinemada şimdi de Kenan İMİRZALIOĞLU tarafından yeniden hayat buldu Cingöz Recai
Cingöz Recai'nin yeniden gündeme gelmesi dünya edebiyatındaki benzer karakterleri aklıma getirdi. Mesela kibar hırsız lakaplı Fransız Arsen Lüpen ile Cingöz arasında pek çok benzerlik var. Kim diğerinden etkilendi bilemiyorum. Ama yakın zamanda Arsen Lüpen de sinema versiyonuyla karşımıza çıkmayı hakediyor. Zira polisiye tarzı sinemada daha keyifli oluyor. Örneğin İngiliz Sherlock Holmes karakteri de hikayelerine göre dizi ve film olarak benim daha çok hoşuma gitmişti.
Genellikle kitabı okunduktan sonra uyarlama filmler sevilmez lakin polisiye türünde durum daha farklı olabiliyor.
18 Eylül 2017 Pazartesi
11.22.63
Yine etkisinde kaldığım bir mini diziyi paylaşmak istedim.
Dizinin adı başlıkta görüldüğü gibi bir tarihten ibaret, ABD başkanı Kennedy in öldürüldüğü tarih yani.
Dizide kahramanımız 2016 yılında yaşarken 1960 yılına gidebileceği bir geçit olduğunu öğreniyor. Kendisine bu geçidi gösteren dostunun isteği üzerine 1960 yılına giderek Kennedy suikastine kadar o yıllarda yaşamasını ve suikasti önlemesini istiyor.
Kahramanımız önce bu fikri saçma bulsa da dostunun bu konudaki çabası ve kendisinden son dileği olması hasebiyle kabul ediyor ve kendini 1960 yılında buluyor.
Fazla detaya girmeyeceğim bir sürü olay yaşıyor. Bununla birlikte o dönemin havasını epey hissettiriyor; arabalar, kostümler harika...
Dizinin finali şahaneydi anlatılmaz yaşanır cinsinden sırf final için bile izlemeye değer diyorum.
Diziden aldığım mesaj: geçmişi fazla kurcalamamak lazım her şey olması gerektiği gibi yaşandı ve bitti.Bazı durumlara müdahale şansımız olsa, değiştirebilsek yeni durumun nasıl sonuçlar doğuracağı meçhul İyisi mi mevcut halimizin en hayırlısı olduğuna yürekten inanalım :)
Dizinin adı başlıkta görüldüğü gibi bir tarihten ibaret, ABD başkanı Kennedy in öldürüldüğü tarih yani.
Dizide kahramanımız 2016 yılında yaşarken 1960 yılına gidebileceği bir geçit olduğunu öğreniyor. Kendisine bu geçidi gösteren dostunun isteği üzerine 1960 yılına giderek Kennedy suikastine kadar o yıllarda yaşamasını ve suikasti önlemesini istiyor.
Kahramanımız önce bu fikri saçma bulsa da dostunun bu konudaki çabası ve kendisinden son dileği olması hasebiyle kabul ediyor ve kendini 1960 yılında buluyor.
Fazla detaya girmeyeceğim bir sürü olay yaşıyor. Bununla birlikte o dönemin havasını epey hissettiriyor; arabalar, kostümler harika...
Dizinin finali şahaneydi anlatılmaz yaşanır cinsinden sırf final için bile izlemeye değer diyorum.
Diziden aldığım mesaj: geçmişi fazla kurcalamamak lazım her şey olması gerektiği gibi yaşandı ve bitti.Bazı durumlara müdahale şansımız olsa, değiştirebilsek yeni durumun nasıl sonuçlar doğuracağı meçhul İyisi mi mevcut halimizin en hayırlısı olduğuna yürekten inanalım :)
15 Eylül 2017 Cuma
Mini dizi önerisi
National Geographic tarafından hazırlanan, ünlü fizikçi Einstein'ın hayatını anlatan, belgesel tadında olduğu iddia edilen "genius (deha)" dizisi bir süredir herkesin dilinde olaması hasebiyle benim de dikkatimi çekti.
Dizi 8 bölümden ibaret olmasına rağmen yeterli bir anlatıma sahip. Einstein' in öğrencilik yıllarından başlayarak Almanyadan ayrılışına kadar olan yaşamını anlatıyor.
Aynı zamanda o dönemin ünlü bilim adamları da satır aralarında yer alıyor. Örneğin Pierre- Marie Curie çifti ile ilgili güzel replikler var. En güzeli ise nobel ödülüne layık görülen Pierre Curie'nin eşi dahil olmadan ödülü kabul edemeyeceğini bildirmesiydi.
(Lafı açılmışken Marie Curie ile ilgili burada bir parantez açarak biraz bilgi vermek istiyorum. Belki birilerinin özel ilgi alanını oluşturabilir. Madam Curie nobel ödülünü alan ilk kadın bilim insanı olarak bilinir. Hatta bu ödüle 2 kez layık görülmüştür. Kendisi eşi ile birlikte bugün kimyada çok bilinen Radyum elementi ile Polonyum elementini keşfetmiştir. Bununla birlikte radyoaktif maddelerle ilgilenmesinin sonucu bu maddeler dolayısıyla hastalığa yakalanmak olmuştur. )
Dizide gördüğümüz kadarıyla Einstein müthiş bir hayal gücüne sahip, düşündüklerini hayalinde canlandırarak fikirler edinme konusunda başarılı.
Gittiği bilim enstitüsünde kendisine rakip olabilecek bir kadına aşık oluyor. Mileva Maric adındaki bu kadın sırp asıllı, idealist ve çok başarılı bir fizikçi. Zaten Einsteinle eğitim aldıkları yıllarda tatlı bir rekabet içerisinde olmuşlar ve aslında Einstein kadının zekasına aşık oldu denebilir. Evlenmeleri sonrasında çalışmaları birlikte yürütmüşler. Dizide gerçekten de Mileva, Einstein'a büyük katkı sağlıyor. Oysa Einstein yazdığı makalelerde Mileva'dan hiç bahsetmiyor.
Bu konu aralarında kısa süreli bir soruna yol açıyor derken başka sıkıntılar oluyor ve Albert Milevadan uzaklaşarak kuzeni Elsa'ya aşık oluyor 2. evliliğini de bu kadınla yapıyor. Mileva'dan 2 oğlu oluyor, boşandıktan sonra çocuklarını göremiyor ve çocuklarından birine şizofren teşhisi konuluyor.
20. yüzyılın dehası ama özel hayatının biraz sorunlu olduğu görülüyor.
Almanyada yükselen nazi faşizmi, yahudi asıllı olan Einstein'in kendini güvende hisssetmemesine neden olur ve ülkeyi terk etme kararı alır. Dizi bu şekilde sonuçlanıyor. Ama arada anlatılan çok keyifli hikayeler var. Bilim insanlarının birbirlerine karşı olan kıskançlığı, bilimin olumsuz sonuçları gibi. O nedenle muhakkak izlenilmeli diye düşünüyorum.
NOT: Bazı sahneler +18 olabilir ama çok değiller
14 Eylül 2017 Perşembe
bir anı
İlkokul ve ortaokul yıllarımda bulunduğum yerin nüfusunun az olmasından kaynaklı olacak ki hep parmakla gösterilen başarılı bir öğrenci olmuştum.
Bununla birlikte zaman zaman ukala sayılabilecek tavırlarım da oluyordu.
Başarılı öğrencilerden beklenenin aksine benim kitaplarla hiç ilgim yoktu. Bildiğin kitap okumaktan kaçınan bir öğrenciydim.
Kitap okumaya teşvik etmek isteyen din kültürü öğretmenim her hafta elinde o yaşa uygun klasiklerden biriyle geliyordu, kitabı bana verip bir hafta içinde okumamı tembihliyordu. Ben de her defasında okumadığım halde okudum diyerek kitabı iade ediyordum kendisine.
Ta ki bir gün elinde Charles Dickens'a ait Oliver Twist kitabıyla gelene kadar.
Öğretmenim bu sefer bana "bu kitabı okumanı ve bana ayrıntılı bir şekilde anlatmanı istiyorum" dedi. Sanırım kitapları okumadan verdiğimi anlamıştı.
Kitabı aldım bir yandan da kim okuyacak şimdi bunu düşüncesiyle eve gittim. Ama çare yok okunacak artık. Şöyle ufaktan bir başlayayım dedim birkaç sayfa okurum. Derken kitap bitiverdi. Anlatılan hikayenin çekiciliği mi yoksa yazarın şahane üslubu mu bilmiyorum. Kitaplara karşı olan tavrım biraz da olsa kırıldı ve elime geçen kitapları merak etmeye, okumaya başladım.
üniversiteye başladığımda ise kitapkurdu diyorlardı benden bahsederken...
Bir öğretmen bu kadar değiştirebiliyor işte hayatı üstelik branşı değilken...
Hep söylerim herkes öğretmen olabilir ama herkes insanların hayatına dokunamaz, kalıcı bir etki bırakamaz. Üzerimizde etkisini her gün hissettiğimiz öğretmenlerimizin hakkını verebilmek temennisiyle...
Bununla birlikte zaman zaman ukala sayılabilecek tavırlarım da oluyordu.
Başarılı öğrencilerden beklenenin aksine benim kitaplarla hiç ilgim yoktu. Bildiğin kitap okumaktan kaçınan bir öğrenciydim.
Kitap okumaya teşvik etmek isteyen din kültürü öğretmenim her hafta elinde o yaşa uygun klasiklerden biriyle geliyordu, kitabı bana verip bir hafta içinde okumamı tembihliyordu. Ben de her defasında okumadığım halde okudum diyerek kitabı iade ediyordum kendisine.
Ta ki bir gün elinde Charles Dickens'a ait Oliver Twist kitabıyla gelene kadar.
Öğretmenim bu sefer bana "bu kitabı okumanı ve bana ayrıntılı bir şekilde anlatmanı istiyorum" dedi. Sanırım kitapları okumadan verdiğimi anlamıştı.
Kitabı aldım bir yandan da kim okuyacak şimdi bunu düşüncesiyle eve gittim. Ama çare yok okunacak artık. Şöyle ufaktan bir başlayayım dedim birkaç sayfa okurum. Derken kitap bitiverdi. Anlatılan hikayenin çekiciliği mi yoksa yazarın şahane üslubu mu bilmiyorum. Kitaplara karşı olan tavrım biraz da olsa kırıldı ve elime geçen kitapları merak etmeye, okumaya başladım.
üniversiteye başladığımda ise kitapkurdu diyorlardı benden bahsederken...
Bir öğretmen bu kadar değiştirebiliyor işte hayatı üstelik branşı değilken...
Hep söylerim herkes öğretmen olabilir ama herkes insanların hayatına dokunamaz, kalıcı bir etki bırakamaz. Üzerimizde etkisini her gün hissettiğimiz öğretmenlerimizin hakkını verebilmek temennisiyle...
30 Haziran 2017 Cuma
Alan Turing
Bugün vazgeçilmezimiz haline gelen bilgisayar teknolojisinin temelleri kim tarafından atılmıştır diye düşünen olmuştur mutlaka. Pek çok bilim adamının bilgisayarın bügünkü halini almasında katkısı vardır elbette. Bu bilim insanlarının en önemlisi olarak Alan Turing ismini söyleyebiliriz. Tarihte önemli işler başarmış birçok karakter gibi o da ibretlik bir hikayeye sahip.
Yapay Oyun filminde işte bu bilim insanının hayat hikayesi objektif bir şekilde anlatılıyor.
Filmde 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların haberleşmede kullandıkları şifreleri kırmak için İngiliz Hükümeti tarafından oluşturulan bir ekipte görevlendirilen Alan Turing, icadı sayesinde savaşın seyrini değiştiriyor ve bugünkü bilgisayar teknolojisinin de temelini kurmuş oluyor.
Film biyografi olarak başarılı ve sürükleyici, özelllikle dönemi yansıtma açısından etkileyici bulduğumu söyleyebilirim.Alan Turing ile ilgili pek çok detay bulunmakla birlikte beni en çok ölümü etkiledi diyebilirim.
Bir matematik dehası olduğu düşünülen Alan Turing'in henüz 42 yaşındayken intihar ederek hayatına son vermesi gerçekten çok trajik bir durum. En verimli olabilecek yaşlarında hayattan ayrıldı. Kimbilir belki de bir süre daha çalışmalarına devam edebilseydi bugün sahip olduğumuz teknolojilere daha erken sahip olabilecektik ya da daha farklı türlerine sahip olabilecektik.
Peki neden intihar etti? sorusuna gelince o da gerçekten çok şanssız bir durum. Alan Turing'in eşcinsel olduğu anlaşılınca dönemin kanunlarına göre idam edilmesi ya da tedavi edilmesi gerekiyordu. Kendisi tedaviyi seçti. Ancak tedavi beyin fonksiyonlarını olumsuz etkileyince, düşünmek ve üretmek yegane hedefi olan bu kişi için yaşam sebebi de ortadan kalkmış oldu. Neticede siyanürlü bir elmadan bir ısırık alarak hayatına son verdi.
İddalar doğru değilse bile her sembol hikayesiyle daha güçlü hale gelir. Bence apple bu hikayeyi sahiplenmeli.
18 Haziran 2017 Pazar
Her Gün Bizim
Ah sen yok musun kapitalizm, varlık sebebin tüketim çılgınlığını nasıl da allayıp pullayıp sunuyorsun bize...
Nasıl da kıymeti yüksek isimler kullanıyorsun öyle; sevgili, anne, baba, kadın v.s...hepsine bir gün icat etmişsin sonra da reklamlarla gözümüze sokuyorsun.
Gerçekten de çok önemli mi sevgililer birbirleri için artık? Kaç tanesi sevgiliyi sadece var olduğu için seviyor yoksa nefis daha mı ön planda?
Bu günlerde herkes kendi canını seviyor, canı için de kendine bir canan buluyor. Belki de bu yüzden "sevgililer gününe" bu kadar sahip çıkıyor. Yoksa gerçek sevginin günü mü olur? o artık her anın içindedir, gün de neymiş!
Sevgili peygamberimiz annelere verdiği müjdede şöyle buyuruyor; "Cennet annelerin ayakları altındadır" bundan daha güzel bir hediye olabilir mi? Dinimizde anneye verilen değer ortada... Bir de günümüze bakalım "anne" sözcüğü, anneler en çok ne zaman akıllara geliyor? Bu sorunun cevabı gerçekten çok üzücü. Benim gözlemlerime göre anneler en çok birileri öfkelendiğinde akıllara geliyor, hakaret etmek isteyen kişilerin aklına ilk önce anne geliyor, hakarete oradan başlıyor, sonra da mayıs ayının 2. pazar günü herkesin dilinde "tüm annelerimizin günü kutlu olsun" bu kadar basit yani 364 gün hakaret hakkını kendinde gör sonra tek günle aklanmış ol.
Ne kadar yalan ve içinde ruh barındırmayan bir gün olduğu buradan belli oluyor zaten. Hem herkesin anneler günü aynı olabilir mi, herksin anne olduğu gün farklıdır, belki de hiç olamayanlar vardır. Bu günler aynı zamanda anne olamayanın ya da annesi hayatta bulunmayanın içini kanatmaz mı ? o halde neden bu kadar cafcaf var reklam var bu günler için? işte kapitalizm amca böyle istiyor, böyle besleniyor.
Kadınlar günü meselesi ayrı bir ironi zaten, Sadece ülkemizde değil dünya genelinde de kadınlar sosyal hayatta var olma mücadelesi veriyor. Bu yüzden insan hakları diye bir kavram varken yanına kadın hakları diye bir kavram daha eklendi, Buna ihtiyaç duyulması insanlık için utanç verici olmalıydı esasında ama kimin umurunda...Bunlarla birlikte ülkemiz için kadın olmak içler acısı bir durum, gazetelerin 3. sayfalarının değişmeyen, bitmeyen haber malzemesi...8 Mart geldiğindeyse çiçek satışlarında bir patlama yaşanıyor, bir günlüğüne de olsa "kadınlar bir çiçektir" neticede...
Babalar gününe gelince daha çok sosyal medyada geçiştiriliyor denebilir, Diğer günlere göre daha az bir ekonomik hareketlilik olduğu söyleniyor. Babalarıyla iyi ilişkiler kurabilen çocuklar her zaman için şanslı ve mutludur . Bizim ülkemizde belli bölgelerde babaya ulaşmak biraz daha zor olabiliyor. Dolayısıyla her çocuk babasına karşı duygularını istediği gibi ifade edemeyebiliyor. Yine de tek bir güne indirgememek gerekir baba hakkını, baba sevgisini..
Özetle sevgilimize sürpriz yapmak, annemize, babamıza sevgimizi göstermek, kadınlarımızın değerini bilmek için belli tarihlere ihtiyacımız olmamalı. Her gün bizim, fırsat bulunan her an sürpriz yapılabilir, makbul olan da budur. Ayrıca sevgi sadece maddi araçlarla gösterilemeyecek kadar derin bir duygudur. Medyanın bize sunduğu tüketime gereksiz harcamalara girmenin bir anlamı yok.
Ne mutlu sevgisini her an gösterebilene!!!
14 Haziran 2017 Çarşamba
Beni Onlara Verme
Kendimi tam anlamıyla bir kitap kurdu olarak gördüğüm zamanlar olsa da gerçekte her kitaba değil iyi kitaplara bir düşkünlüğüm var. O yüzden kitap alırken biraz seçici davranırım. Hele ki aklına esen herkesin kitap yazma telaşında olduğu günümüzde seçici olmak da gerekiyor.
Kitap satış sitelerinin çok satanlar bölümünde gözüme benim için yeni sayılabilecek bir yazar ilişti. "Tarık TUFAN" ismindeki yazar ile ilgili genelde olumlu yorumlar yapılmıştı. Bu durumda bir merak duygusu oluştu ve yazarı yakından tanımak, dedikleri kadar var mı acaba sorusuna cevap bulmak için son çıkan kitabını okumaya karar verdim. "Beni onlara verme" adındaki kitap kısa hikayelerden oluşuyor. Lakin hikayeler o kadar tanıdık o kadar bizden ki hiç bitmesin istedim. Ara sıra hep böyle hikayeler olsa da okusam dedim.
Hikayelerin ara satırlarında insanın içinde bir yerlere dokunan cümleler, tespitler de mevcut. Hikayelerin çok kısa olmasına rağmen karakterleri içselleştirme fırsatı vermesi, konuyu net olarak ifade edebilmesi gibi güzellikleri vardı ve bu çok keyif verdi okurken.
Kısacası ben bu yazarımızın tarzını çok beğendim, en kısa zamanda diğer kitaplarını da okumayı planlıyorum. Merak edenlere tavsiye edilir.
Gizemli Filmler
Son zamanlarda günlük hayat koşuşturmacaları ve can sıkıcı meselelerden birkaç saatliğine de olsa uzaklaşmak için tam konsantre olup izleyebileceğim, beni etkisi altına alabilecek filmlere merak sardım. Doğrusu iyi de yaptım.
Sonu sürprizli filmlere bayılırım diyenler için de burada birkaç tavsiyede bulunacağım.
İlk olarak bir kadınla uğraşmak zorunda kalmamak konusunda iyi bir örnek olabileceğini düşündüğüm gone gırl (kayıp kız) filmini tavsiye ediyorum
filmi izlerken sonunu tahmin edebilirsiniz ama yine de sıkılmadan sonuna kadar kendini izlettirebiliyor.
İspanyol sineması, gizemli filmler konusunda "işi biliyor" dedirtecek yapımlara imza atıyor. Bunlardan biri de the invisible guest (görünmez komşu) filmi;
doğrusu filmi izlerken bu sefer çözdüm bu işi dediğim yerler oldu ama şaşırtıcı finali ile gerçekten de sürpriz yaşadım. Aslında bütün iş bakış açısını değiştirmekte, bize sunulanı değil de olabilecek her ihtimali değerlendirmekte saklı. Filmden aldığım bu mesaj günlük hayat için de geçerli. Netice olarak bu film kaçmaz derim.
7 Nisan 2017 Cuma
Scofield geri döndü!!
Yabancı dizi konusunda efsane diye tabir edilen yapımlardan biriydi "prison break". 2006 yılında ilk sezonu yayınlanmış ve 4. sezon sonunda veda etmişti ekranlara. Ülkemizde popüler olma süreci internet üzerinden yabancı dizi izleme furyasının başlamasıyla birlikte oldu. İzleyen herkese heyecan dolu dakikalar yaşatması başkalarına da tavsiye edilmesini sağladı, böylece izlemeyen pek kimse kalmadı :). Ben de 2014 yılında izledim bütün bölümlerini. Özellikle 1. sezon kadar sürükleyici, heyecan verici başka bir dizi ile de karşılaşmadım şimdiye kadar.
Diziyi baştan sona izleyip final sahnesinde gözyaşlarını tutabilen var mıdır bilemiyorum zira ben çok ağlamıştım. Hem sahnenin duygusal olması hem de dizinin bitmesi üzmüştü. İşte bu efsane dizi tekrar ekranlara döndü ve bizim Türk dizilerinde alışkın olduğumuz "ölen adam bir süre sonra dirilir" klişesini yaşatarak!!! Demek ki sadece bizim yapımcılar reyting uğruna böyle yollara girmiyorlarmış. Bu kadar başarılı olmuş bir yapım bile bu şekilde ekranlara geri dönmüşse artık bizim senaristler de nasıl isterlerse öyle yazarlar...piyasa, para tek gerçek anlaşılan.
Yine de iyi ki ekranlara geri döndü michael, Umarım döndüğüne değecek bir hikaye hazırlamışlardır.
27 Şubat 2017 Pazartesi
Kitap fuarı mı dedin?
Geçtiğimiz haftasonu TÜYAP Karadeniz kitap fuarına gitmeye karar verdim. Daha önce bu tarz bir fuara katılma şansım olmamıştı.O yüzden kafamda oldukça nezih bir ortam olduğuna dair birtakım hayaller vardı. Kategorilendirilmiş kitap standları arasında insanlar rahat bir şekilde dolaşıyor, dileyen beğendiği yazarla fotoğraf filan çektiriyor ve piyasaya göre daha ucuza satılan kitaplardan bir sürü satın alınıyor. Bu düşüncelerim gerçekten de hayal olarak kaldı :(
Gitmeden evvel yerel haberlere bi göz atsaydım belki daha gerçekçi olabilirdim :))
Zulüm trafikte başladı. 15 dk lık yolu 1.5 saatte anca gidebildik. tabi yine de ümidimi kaybetmedim mis gibi fuar ve kitaplar bizi bekliyordu (!) Fuara vardık ki ne görelim kapı girişinden itibaren mahşeri bir kalabalık göz gözü görmüyor :) bir müddet kitap standlarını bile göremedim...
Kim demiş Türkiye'de kitap okuma oranı düşük! millet birbirini eziyor neredeyse kitap alacağım diye :)
Fuara 3 kişi gittik ve sürekli birbirimizi kaybettik en son bulmayıp arabada buluştuk o kadar yani :))
Belki bir fotoğraf çektirir hatıra olur diye düşündüğümüz yazarın önündeki kuyruk dış kapıya kadar uzanıyordu, haliyle fotoğraf çektirmek bir yana uzaktan bile göremedik.
Nihayetinde 4.5 saatimizi alan fuar etkinliğinden hiçbir şey anlamadım desem yalan olmaz. Belki de en yoğun zamanına denk geldik bilemiyorum. Bir yandan da kitaplara bu kadar ilgi olması sevindirici bir durum. Bunu görmek de güzel. Artık yanımda biri çıkıp "memlekette kitaplara ilgi yok" filan derse kesin itiraz ederim hem de çok fena :)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Yabancılaşmak
İnsanoğlu alem bir varlık doğrusu. Zamana göre nasıl da değişiyor. Hem fiziksel, hem ruhsal... hiç kimse başladığı gibi bitiremiyor hayatı....
-
National Geographic tarafından hazırlanan, ünlü fizikçi Einstein'ın hayatını anlatan, belgesel tadında olduğu iddia edilen "genius...
-
insana ait en önemli özelliklerden biri "alışmak" kabiliyeti belkide...bu konuda sınır tanımıyoruz her şeye alışma yeteneğimiz va...
-
ANLARSIN Bir gece habersiz bize gel Merdivenler gıcırdamasın Öyle yorgunum ki hiç sorma Sen halimden anlarsın Sabahlara kadar oturup konu...

















